28 Mayıs 2013 Salı

Karanlık maddenin izi bulundu..


Bilimadamları daha önceden doğrudan hiç gözlemlenemeyen 'karanlık madde'nin izini bulduklarını açıkladı. Chicago Üniversitesi'nden Michael Turner, bulguyu "cezbedici bir ipucu" olarak nitelendirdi.

CENEVRE - Evrenin en gizemli temel taşlarından biri olan karanlık maddenin izi bulundu.
Bilim adamlarından oluşan uluslararası ekip, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki 2 milyar dolarlık deneyde, kozmik ışın algılayıcısının, daha önce doğrudan hiç gözlemlenmeyen karanlık maddenin ilk ipucunu bulduğunu açıkladılar.
Ekip, iki yıl önce uzaya gönderilen Alfa Manyetik Spektometresi'nden elde edilen ilk bulguların, yeni bir fizik fenomeninin kanıtını ortaya koyduğunu belirtirken, Avrupa Parçacık Fiziği laboratuvarındaki ekibin Nobel ödüllü lideri Samuel Ting, konuyla ilgili olarak gelecek aylarda daha kesin bulgular elde etmeyi umduğunu söyledi.

Chicago Üniversitesi'nde görevli, karanlık madde alanında önde gelen fizikçilerden Michael Turner, "Bu 80 yıllık bir dedektiflik öyküsü ve sona yaklaşıyoruz" diyerek, bulguyu "cezbedici bir ipucu" olarak nitelendirdi. 

SIRRI HALA ÇÖZÜLEMEDİ
Işıkla etkileşime girmeyen karanlık madde, bu nedenle astronotlar ve teleskoplar tarafından görülemiyor. Karanlık madde, sadece görülebilen madde üzerine uyguladığı yerçekimsel güç sayesinde dolaylı yoldan tespit edilebiliyor.

Bilim insanları, yerçekimsel etkileşime dayanarak karanlık maddenin evrendeki kütle-enerjinin yüzde 22’sini oluşturduğu sonucuna varmıştı. Tespit edilebilen madde ise evrenin sadece yüzde 4,5’ini kapsıyor.
Dünyanın dört bir yanında karanlık madde üzerinde çok sayıda araştırma yürütülüyor. Bilim insanları, görülemeyen ve elle tutulamayan maddenin WIMP, yani “zayıfça etkileşen dev parçacıklar” içerdiğini düşünüyor. Bu parçacıklar protonlardan katlarca daha ağır olduğu gibi sadece yerçekimi aracılığıyla zayıf nükleer güçle etkileşime giriyor.

Haberin Kaynağı için Tıklayınız..

Altın üreten bakteri bulundu


Amerikalı bilim insaları, kimyasal maddeyi som altına çeviren bir bakteri buldu.

AA
Güncelleme: 14:38 TSİ 05 Ekim. 2012 Cuma
ANKARA - Michigan Eyalet Üniversitesi Mikrobiyoloji ve Moleküler Genetik Bölümü'nden Prof. Kazım Kashefi ile Doç. Dr. Adam Brown, "Cupriavidus metallidurans" bakteriler ile doğada bulunan zehirli bir kimyasal sıvı olan ve hiçbir maddi değeri olmayan altın klorürü bir araya getirdi.
Bakterinin altın klorürdeki zehirli ve atık maddeleri yediği ve bir hafta içinde kimyasal maddenin yüzde 99,9 oranında som altın külçesine dönüştüğü gözlemlendi.
Laboratuvarda üretilen altının gerçek değeri henüz bilinmiyor.


Kashefi ve Brown, kompakt laboratuvarlarında yaptıkları keşfin, doğada sürekli meydana gelen bir olay olduğuna inandıklarını belirtti.
İkilinin "Metal Severin Büyük Eseri" adını verdikleri ve daha çok enstalasyon sanat eserine benzeyen kompakt laboratuvarı, dünyanın en önemli dijital kültür, elektronik ve interaktif sanat festivali kabul edilen Prix Ars Electronica'da mansiyon ödülüne layık görüldü.
"Mikrobik Simya" olarak tanımladıkları sürecin büyük miktarda altın üretimi yapılamayacak kadar yüksek maliyetli olduğuna işaret eden Kashefi, değersiz maddeleri altına dönüştürme hayali peşinden koşanların ise şansı olmadığını sözlerine ekledi.

Haberin Tam Kaynağı için Tıklayınız..

'Altın göz açıp kapayıncaya kadar oluşuyor'


Dünyanın ticari amaçlı kullanılabilecek altın rezervlerinin yüzde 80’den fazlası göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir anda oluşuyor. Bilim insanları, geliştirdikleri modelle yerlatındaki depremlerin ortaya çıkardığı altının nasıl bir araya geldiğini de ortaya çıkardı.


ntvmsnbc
Güncelleme: 13:23 TSİ 20 Mart. 2013 Çarşamba
İnsanlığın binlerce yıldır aramaktan vazgeçmediği altın, binlerce yıllık bir jeolojik süreçle değil, tersine bir anda oluşuyor. Jeologlar, yeni araştırmalarda depremlerin neden olduğu kimyasal süreçlerin ortaya çıkardığı altın yataklarının oluşumuna ait eksikleri de tamamlayı başardı.
Dağları meydana getiren yeraltı depremleri, kayaları birbirlerinden o kadar hızlı ayırıyor ki, içerdikleri yüksek basınçlı sıvılar o anda buharlaşıyor. Geride, altın da dahil olmak üzere birçok mineral içeren artıklar kalıyor.
Altın yataklarının oluşması için, mineral içeriği zengin suların yerin 5-30 kilometre derinliğindeki çatlaklara akması gerektiği biliniyordu. Ancak altının bu çatlaklarda nasıl ilerlediği jeologların kesin olarak saptayamadığı bir bilgiydi.

Altın yataklarının oluşumunda depremlerin tetiklediği basınç değişimlerinin etkili olduğu düşünülse de, bu basınç değişimlerinin çok büyük ölçekte olmaması, altın oluşumu sürecinde başka faktörlerin de yer alabileceğine işaret etti.
NE KADAR ÇOK DEPREM O KADAR ALTIN
Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden Richard Henley ve Queensland Üniversitesi’nden Dian Weatherley, deprem dinamiklerini inceleyerek, depremlerin tetiklediği basınç değişimlerinin sanılandan daha güçlü olduğunu ortaya çıkardı. Oluşturdukları modele geöre, depremler yerin derinliklerindeki kayalarda ses hızında çatlaklar oluşturabiliyor.

Newscientist sitesine konuşan Henley, ‘sıvının kayadaki boşluğu doldurmak için kayanın etrafından çatlaklara yeterince hızlı ilerleyemediğini’ belirtirken, ‘basıncın deprem esnasında bir anda 3000 bin kat azalarak Dünya’nın yüzeyindeki seviyeye indiğini, böylece kayalardaki sıvının buharlaşarak ortaya içerdiği minerali çıkardığını’ ifade etti.
Ardından, çözülmesi diğer minerallere göre zor olan altın, depremler tekrarlandıkça birikiyor ve altın yatakları ortaya çıkıyor.
Weather, "Her deprem mikroskobik ölçüde, çok az miktar altının ortaya çıkmasını sağlıyor. Büyük miktarda altın oluşması için, yüzbinlerce yıl gerekiyor” dedi.
ALTININ ÜÇTE BİRİ DERİNLERDE
ABD’nin Nevada Üniversitesi’nde jeolog olan John Muntean, Avustralyalı meslektaşlarının elde ettiği sonuçların oldukça ‘güvenilir’ olduğunu belirtti.

Muntean, depremlerle altın yatakları arasındaki bağlantının çok yeni olmadığını belirterek, “Bu çalışma yaşanan basınç azalmasının miktarını ortaya koyuyor, ayrıca, buharlaşmanın ardından altının nasıl geride kaldığını açıklıyor” dedi. 

Günümüzde bilinen altın rezervlerinin üçte biri yeraltında yer alıyor. Yeraltındaki altının bir kısmı madenlerden çıkarılıyor, bir kısmı da erozyonla karıştıkları nehir akıntılarından toplanıyor. Geride kalan altının yüzde 45’i, Güney Afrika’nın Witwatersrand havzasından elde ediliyor.

Geride kalan altının yüzde 10’u ise yine depremler sayesinde yanardağların 2 kilometre derinliğinde oluşuyor.
Weather, ‘Altının sonu yok, sürekli kendini yenileyen bir maden’ ifadesini kullandı.

Haberin Kaynağı için Tıklayınız..

'Sonsuz Ateş Şelalesi’nin sırrı çözüldü


ABD’nin New York eyaletinde bulunan ve sönmeyen ateşiyle bilinen küçük bir şelalenin, yeni bir tür enerji kaynağı sakladığı anlaşıldı. Araştırmalar, sönmeyen ateşi besleyen doğalgazın farklı bir kimyasal tepkimede oluştuğunu ortaya koydu.

Büyütmek için tıklayın.
ntvmsnbc
Güncelleme: 13:25 TSİ 14 Mayıs. 2013 Salı
Bilim insanları, yerin derinliklerinden gelen gazlar sayesinde sürekli yanan ve ‘Sonsuz Ateş Şelalesi’ adını alan ateşin sırrını çözdü.
Chestnut Ridge Parkı’nın bir bölümünde yer alan şelale, dünyanın dört bir yanında kendiliğinden yanmakta olan yüzlerce ateşten birine sahip.
ABD’nin Indiana Üniversitesi’nde araştırmacı olan Arndt Schimmelmann, yüzyıllar, belki de binlerce yıl önce yerli kabileler tarafından yakıldığı düşünülen ateşin, aslında dünyadaki örneklerinden farklı olduğunu belirtti.
OurAmazingPlanet sitesine konuşan Schimmelmann, mağaradaki ateşin yerin derinliklerinde yer alan, antik ve son derece sıcak killi şist kayalarından geldiğini düşünüyor. Schimmelmann, killi şist içindeki karbon moleküllerinin parçalanarak küçük doğal gaz molekülleri ortaya çıkması için, sıcaklığın suyun kaynama noktasında veya daha sıcak olması gerektiğini belirtti.
Ateşi besleyen gazın geldiği kayaların,  içtiğimiz çay veya kahve kadar sıcak ve jeolojik olarak sanıldığından çok daha genç olduğu belirtildi. Bulgular, ateşi besleyen gazın farklı bir süreçten geçtiğini, bir çeşit katalizörün, gazı kayalardaki organik moleküllerden ortaya çıkardığı ifade edildi.
LiveScience sitesine açıklama yapan Schimmelmann, “Bu mekanizma uzun yıllar konuşuldu ancak kimse inanmadı... Burada farklı bir gaz oluşumu süreci yaşandığına inanıyoruz. Eğer bu doğruysa, gaz benzer şekilde farklı yerlerde de oluşuyor olabilir. Kısaca, dünyadaki killi şist gaz kaynaklarının sanıldığından fazla olduğunu söyleyebiliriz” dedi.
Büyütmek için tıklayın.

SONSUZ ATEŞLER ATMOSFERE FAYDALI
ABD Enerji Bakanlığı, ülkedeki farklı bölgelerden çıka metan gazını tespit etmeleri için Schimmelmann ve Indiana Geological Survey araştırma sitesinden meslektaşı Maria Mastalerz’i görevlendirdi. İkiliye yardımcı olması için de İtalya Ulusal Jeofizik ve Yanardağ Bilimi Enstitüsü’nden Giuseppe Etiope görevlendirildi.

Araştırmacılar, Chestnut Ridge Park’ındaki ateşi ve Pennsylvania eyaletinin kuzeybatısında yer alan Cook Forest State Park’ında yer alan ‘aralıksız yanan çukuru’ karşılaştırdı. Schimmelmann, ateş çukurnun ‘Sonsuz Ateş Şelalesi’ kadar özel olmadığını çünkü eski bir gaz kaynağı tarafından beslendiğini belirtti.
Chwestnut Ridge Park'ındaki alev (üstte) ve Cook Forest State Park'taki alev (altta).

Marine and Petroleum Geology dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, elde edilen sonuçlar, dünyada atmosfere salınan metan gazının yaklaşık yüzde 30’unun doğal kaynaklardan geldiği bilgisini doğruladı. Bilim insanları, yerin derinliklerinde bulunan gaz kaynaklarını ‘sonsuz ateşlere’ çevirmenin faydalı olabileceğini belirtti.
Ateş, metan gazını karbondioksite çeviriyor. Karbondioksit, metana kıyasla atmosferde 20 kat daha az ısı hapsediyor. Ancak, sonsuz ateş oluşturulabilecek kaynakların son derece az olduğu düşünülüyor. Gaz, metan yiyen bakterilerin gazı karbondioksite çevirdiği çatlaklardan yüzeye ulaşıyor veya gazın alev almasına imkan vermeyen açıklıklardan yüzeye varıyor.
Sonsuz Şelale Ateş ise doğal yollardan oluşan ve alevin titremesi sağlayan bir çukurdan gelen gazla besleniyor. Araştırma, şelalenin aynı zamanda dünyanın en yüksek yoğunlukta etan ve propan gazına sahip olduğunu ortaya koydu.


Haberin Kaynağı için Tıklayınız..